Tayvan'a silah, Çin'le gerilim

Pentagon, Tayvan'a 6,5 Milyar $'lık silah sattığını açıkladı.Bu açıklama Tayvan'da hak iddia eden Çin'i çileden çıkardı.Satış kararına tepki gösteren Çin, ABD ile diplomatik ilişkilerini dondurdu.Çinli askeri heyetin deMoskova ziyaretini askıya aldı.ABD'nin bu aşırı orandaki silah satışı bölgede yeni gerilimlere neden olacağını düşündürüyor.


Devamı...

Yunanistan'ın silahlanma çabaları

Rus Nevazavisimaya Gazeta'da yayınlanan bir habere göre Yunanistan, Rusya'dan BMP-3M tipi 420 adet zırhlı piyade aracı almak istiyor.Gazete Yunanistan'ın bu alım isteğini "Moskova, Nato'yu silahlandırıyor" yorumu ile vermiş.Yunanistan'ın bir Nato ülkesi olmasından dolayı yapılan bu yorum meselenin Rusya yönünü gösteriyor.Ama olayın bizim açımızdan önemi tabiki de bu kadar zırhlı aracın ne yapılacağı.

Yunanistan 1990’ların başından itibaren sistematik bir şekilde, kısa-orta ve uzun menzilli hava savunma füzeleri alımını gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda, PAC-3 Patriot, S-300, TOR-1 Ms,1-HAWK, OSA-AK (SA-8), SKYGUARD/SPARROW ve CROTALE NG/GR gibi hemen dünyanın önde gelen bütün sistemlerine sahiptir. Bunların dışında Ege’de hava savunmasına dönük ek bir güç teşkil edecek 6 adet Firkateyne de burada değinmek gerekir.Zırhlı Birliklerinin gücünü hızla arttırmayı planladığı anlaşılan Yunanistan, Almanya’nın bize vermemekte uzun süre direndiği Leopard-2 tanklarından, ellerindekine ek olarak envanterlerine katacakları yeni model 170 adet Leopard-2 HEL tankları Alman Krauss Maffei Firması ile Yunan ELVO’nun müşterek üretimi olacaktır. Bu tankların toplam tutarı yaklaşık 1,7 milyar Avro’dur. Trakya Cephesine konuşlandırılacağı söylenen bu tanklar yüksek tahrip gücü ile hemen her türlü zırha nüfuz edebilme yeteneği ile Yunan Silahlı Kuvvetlerine önemli bir katkı sağlayacaktır. Tank kuvvetleri açısından Amerikan platformlarından Alman platformlarına geçmeyi kararlaştırdığı anlaşılan Yunan Ordusu 170 Leopard-2 HEL’e ek olarak 130 adet Leopard 2A4 tankını da Almanya Krauss Maffei Firmasına sipariş etmiştir.

Kara Kuvvetlerinin alacağı, aynı anda 256 hedefi izleyebilecek kapasitede olduğu söylenen radarlarla teçhiz edilmiş 12 AH-64 (D) taarruz helikopterinin bu sıralarda dört adedi teslim alınmıştır.

Genelde NATO üyeliği nedeniyle Amerikan silahları ağırlıklı bir envantere sahip Yunanistan’ın AB üyeliği nedeniyle Fransız ve Alman silah platformlarına envanterinde giderek ağırlık verdiği bilinmektedir. Ancak Yunanistan'ın Rusya ile anlaşmaya çalıştığı bu alımın ne anlama geldiğini de kavramak gerek.

NATO uzmanları Yunanistan’ın Rusya’dan, yaklaşık iki milyar dolar değerinde silah almayı planladığını söylüyorlar. Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, NATO üyesi bir ülkeyle, ittifakın Soğuk Savaş yıllarının eski düşmanı arasında bugüne kadarki en büyük silah anlaşmasını imzalamanın eşiğinde. Bu konudaki şimdilik en somut haber ise Yunanlıların Rusya’dan 450 BMP 3 zırhlı muharebe aracı satın almaya yönelik bir planı onaylamış olmaları. Bunla ilgili anlaşmanın yaklaşık 1 milyar 200 milyon Euro değerinde olduğu sanılıyor. Bu haber bu bağlamda Moskova ile dev bir askeri alışverişin başlangıcı da olabilir.

Yararlanılan kaynak;


Devamı...

Pakistan'ın Seçimi

Beril DEDEOĞLU
Star Gazete

Suikast, Butto’nun değilse de eşinin, Asıf Ali Zerdari’nin devlet başkanı olmasını sağladı. Butto’nun başbakanlık yıllarında yolsuzlukların, hırsızlıkların esas sorumlusu olarak görülen eş, devletin tepesine yerleşti. Müşerref’in kendisi için arttırdığı yetkileri aynen koruyan Zerdari, ‘batı’ ittifakını koruyacağını beyan etti, ‘batı’ tebrik mesajları yağdırdı.



Pakistan, 1947’de bağımsızlığını ilan ettiğinden beri iç istikrarını sağlayamamış, bir türlü şiddetten uzak siyasi yapı kuramamış ülkelerden biri. Farklı etnikler arasındaki kıyasıya rekabete zaman içinde Müslümanlar arasındaki iktidar yarışı eklenmiş, terör, suikast ve yolsuzluklar yaşamın nerdeyse doğal bir parçası haline gelmiş durumda.

Darbelerle şekillenen ülke, aynı zamanda Hindistan’la birkaç kez nükleer savaşın eşiğine gelen teyakkuzlarla enikonu otoriterleşmiş, ancak soğuk savaş yıllarında bu durum hiçbir büyük gücü fazlaca rahatsız etmemişti. O dönemde esas olan Pakistan’ın ‘batı’ müttefiki kalmasının, Hindistan’ın sınırlanmasının ve içerideki ayrık seslerin bastırılmasını sağlayacak iktidarın yaşamasının sağlanması olarak görülmüştü.

Soğuk savaş sonrasında üzerideki uluslararası baskı zayıflayan Pakistan’da toplumsal dinamikler harekete geçti. Otoriter yönetimlere, güvenlik politikalarının getirdiği toplumsal baskılara ve savunma harcamalarının diğer harcamalara üstün geldiği ekonomik dengeye itirazlar artmaya başladı. Bu itirazların bir kısmı etnik kimlikler içinde ifade bulan gruplarla, bir kısmı radikal İslami hareketlerle dile getirildi. Bunun dışında demokrat ve liberal bir dönüşümü savunan siyasal partiler de seslerini çıkarma imkánı buldu. Ancak Pandora’nın açılan kapağını yeniden kapatmayı deneyen Pakistan’da 1999’da askeri darbe oldu ve Pervez Müşerref tüm yetkileri kendisinde topladığını ilan etti.

Müşerref, yetkileri topladıysa da toplumun tüm kesimlerini iktidarı altında toplayacak bir mekanizmaya sahip olamadı. Koşullar soğuk savaş yıllarındaki gibi değildi ve ‘tek adam’ durumlarıyla askeri yönetimlerin sürdürülebilir sonuçları bulunmuyordu. Müşerref, yaklaşık yedi yıl kendisine karşı beslenen muhalefetle boğuştu, bu arada arkasında olduğunu sandığı ‘Batı’nın bir değil iki batı olduğunu ve artık uyguladığı yöntemlerin de desteklenmediğini gördü. Seçime gitme kararı aldığında tarih 2007 olmuştu. Dünya’ya verilen izlenime göre Müşerref bu seçime, ancak kendisinin kazanması halinde razı olacaktı. Sürgündeki rakipleri Benazir Butto ve Navaz Şerif ülkelerine geri döndükten sonra seçim çalışmalarıyla birlikte suikastlar da başladı. Suikastların Müşerref’e bağlı ‘derin devlet’ tarafından düzenlendiği kanısı yaygın bir hal aldı, bu da siyasal rakiplerinin içeride ve dışarıda daha fazla destek bulmasına yol açtı.

Müşerref’in siyasal rakiplerinin de bir dizi handikabı bulunduğu biliniyordu. Yolsuzluk, çetecilik, El-Kaide ortaklığı ya da ajanlık konuları bu rakiplerin tanımlanması sırasında fazlasıyla kullanılıyordu. Buna rağmen toplumsal tercih her şeye rağmen liberal, batı yanlısı ve belki daha demokrat olma ihtimali taşıyan Butto’dan yana döndü. Butto’nun yükselişi ve seçimlerden birinci parti çıkmasını hazmedemeyen Müşerref, yine de iktidarı bırakmayacağını açıkladı, ancak bu ısrar sonuç vermedi ve Butto yanlıları daha da güçlendi. Sonunda Benazir Butto öldürüldü.

Suikast, Butto’nun değilse de eşinin, Asıf Ali Zerdari’nin devlet başkanı olmasını sağladı. Butto’nun başbakanlık yıllarında yolsuzlukların, hırsızlıkların esas sorumlusu olarak görülen eş, devletin tepesine yerleşti. Müşerref’in kendisi için arttırdığı yetkileri aynen koruyan Zerdari, ‘batı’ ittifakını koruyacağını beyan etti, ‘batı’ tebrik mesajları yağdırdı.

Halkın güven duymadığı bir devlet başkanı var Pakistan’da. Anlaşılan o ki Pakistanlılar bir tercih yapmış ve askeri otorite yerine şaibeli otoriteyi tercih etmiş, Zerdari de Müşerref sayesinde iktidar koltuğuna oturmuş.

Ders çıkarılası bir tarih.


Devamı...

Rusya ve Ortadoğu

Walter Laqueur
Dünya Bülteni

Rus hâkimiyetinin anlamı nedir? Soğuk Savaş'ta olduğu şekliyle Sovyet modelinin dayatılması değildir. Bugünün Sovyet örneği (petrol devleti) ihraç edilmeye pek uygun değil. Fakat Kremlin, nüfuz sahasındaki devletlerin dış politikasını denetimi altında tutmada ve (mesela) sansürleme ve de diğer denetim tedbirlerinde ısrar edecektir.


Bazıları Kremlin için sağı solu belli olmaz diyor. Sovyet (Rus) liderliğini Beyaz Saray'dan daha öngörülebilir buldum her zaman.

Vladimir Putin'e göre Sovyetler Birliğinin çöküşü, 20. yüzyılın en büyük âfetiydi. Eğer öyleyse birisi zararı geri çevirmeli ki (veya asgariye indirmeli) Moskova işte şimdi bunu yapabilecek konumdadır.

Onun bakışına göre fiziki işgal demek değildir bu. Orta Asya hükümetleri bir çok iç problemin üstesinden gelmek amacıyla Rusya'nın siyasi ve ekonomik yardımına ihtiyaç duymaktadırlar; Kremlin'le yakın bağları korumada çıkarları vardır. Aynısı Azerbeycan ve Ermensitan için de geçerlidir. Öte yandan Baltık Cumhuriyetleri zayıf ama hazmı güç ülkelerdir; askeri işgal miadını doldurdu; oyun, zahmete değmez. Ukrayna ve Moldova ise Gürcistan'da olanlardan sonra Rusya'yı husumete sevk etmeme hususunda daha bir dikkatli olacaklardır

"Yakın bölgeden", eski Doğu Avrupa uydularından ne haber? Askeri tehdit gibi cüz'i bir baskı karşısında Rusya'nın nüfuz küresine ait olduklarını, NATO'ya katılmanın hata olduğunu ve bunun onlara bir yardımının olmayacağını kendileri de anlayacaklardır. Ya Batı Avrupa? Mevcut olmadığını söylemek fazla olacaktır belki de ama çok bir şey ifade ettiği de söylenemez hani. Avrupa'nın müşterek bir dış politikasının ve hepsinden önce (Rus petrol ve doğal gazına onları daha az bağımlı kılacak) ortak bir enerji politikasının yokluğu karşısında AB'den yana sıkıntı duymak zorunda değil kimse. Rus enerjisine bağımlılıkları, çok uzak olmayan bir gelecekte Kuzey denizindeki kaynaklar kururken, gittikçe artacak zira.

Rus hâkimiyetinin anlamı nedir? Soğuk Savaş'ta olduğu şekliyle Sovyet modelinin dayatılması değildir. Bugünün Sovyet örneği (petrol devleti) ihraç edilmeye pek uygun değil. Fakat Kremlin, nüfuz sahasındaki devletlerin dış politikasını denetimi altında tutmada ve (mesela) sansürleme ve de diğer denetim tedbirlerinde ısrar edecektir.

Rus hâkimiyet (veya nüfuz) küresinin eski sağlığına kavuşması ideal mânâda tedricen ilerlemelidir hatta yavaş yavaş. NATO'nun ortaya çıkışı dâhil direnç gösterilmesine sebep olan aceleyle ilerleme hatası Stalin'e aitti ki II Dünya savaşı sonrasıydı.

Fakat Rusya, en az üç sebepten dolayı zaman baskısı altında: Birincisi, duygusal etken. Rusya'nın eski kuvvetine geri kavuştuğunu göstermenin cazibesi çok yüksek. Hangi Rus lider bir diğer Büyük Petro olarak tarihe geçmeyi istemez ki? İkincisi, Rusya'nın kuvveti, dünya'nın önde gelen petrol ve doğal gaz tedarikçisi olmasından doğmaktadır. Fakat sonsuza kadar sürmeyecek bu. Teknolojik gelişmelerin sonsuza dek önüne geçmek de mümkün değil nitekim. Alternatif enerji kaynakları bulunacaktır.

Herşeyden önce Rusya'nın demografik zayıflığı söz konusudur. Nüfusu gittikçe azalıyor (ve gayri-Rus bir nitelik kazanıyor). Askerlik hizmet süresini ikiye bölmek zorunda kaldılar çünkü ikmal etmek için yeterli sayıda adam yok. Şu an dört askerden biri müslüman ve birkaç yıl sonra üç askerden biri müslüman olacak. Rusya Asyasında kilometre kareye 2.5 kişi düşüyor ve bu sayı da düşüyor. Bu süreci durdurmanın veya tersine çevirmenin imkanı yok ve nüfusun azalması kaçınılmaz olarak toprak kaybı anlamına gelir – ama Amerikalılara değil.

Bu şartlar, beklemeksizin hemen harekete geçmeyi zorluyor.

Bu eğilimin Ortadoğu üzerindeki etkisi ne olacaktır? İdeal olanı bölgede büyük çaplı her hangi bir hareket olmasını beklemektir tâ ki en yakın komşusunda Rus hâkimiyeti tesis edilene dek. Fakat Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüş fırsatları belirirse bunlardan istifade etmelidir.

Bölgede müttefik bulma hülyasına mahal yoktur. Son Çarlardan birinin (III. Aleksandr) dediği gibi (ondan sonra Putin'in yinelediği gibi) Rusya'nın güvenilir iki müttefiki vardır: Ordusu ve ağır silahları. Polis ve ordu ideologları arasında Panslav rüyalardan vazgeçme ve Türklerle stratejik ittifak kurma fikri hâkim epeydir zira Slav kardeşlerine başkalarına duyulduğundan daha az güven duyulabilir ancak.

Ne var ki çoğunlukla fantezidir bunlar.

Esas gâye Amerika'nın Ortadığu'daki konumunu zayıflatmaktır. Bu hususla ilgili olarak Kremlin'de fikir ayrılıkları mevcut. Bazı emekli generaller 10-15 yıl içinde Amerika'yla bir savaşın kaçınılmaz olacağını söylüyorlar. Bu radikal ordu mesuplarının etkisini fazla büyütmemelidir. Ancak Rusya'nın en kötü ve en tehlikeli düşmanının Amerika olduğu inancının oldukça yaygın olduğu şüphesiz doğrudur. Sovyet İmparatorluğunun çöküşü bütünüyle olmasa da büyük ölçüde Amerika'ya bağlanıyor. İnanışa göre Washington, her zaman ve her fırsatta Rusya'ya zarar vermeye bakıyor. Bu paranoya derinlerde kök salmış (Çin'in aksine) ve Rus liderliğini durumun böyle olmadığına ikna etmek gelecek yılların en müşkül meselesi olacaktır.

Moskova, Suriye ve İran'a daha büyük destek vermekle tehdit ediyor ki Amerika'nın canını kesinlikle sıkacak ve dahi belki de canını yakacaktır. Fakat Rusya, gelecek yıllarda kendi adına siyasi ve askeri problemler yaratma pahasına yapmak istemeyecektir bunu. Rus güvensizliği güney sınırlarıyla sınırlı değil.

Güney Osetya'ya saldırması Rusya'ya eşsiz bir fırsat sundu; büyük ve güçlü devletlerin aksine küçük ve zayıf devletlerin, ayrılıkçı bölgeleri denetimleri altında tutacak bir konumda olmadıklarını anlamada zaafa düşen militan Gürcü ulusçuluğu sayesinde oldu bu. Böylesi fırsatlar her zaman gelmez o yüzden başka bazı fırsatlar bizzat kremlin tarafından yaratılmalıdır – mesela Ortadoğu'daki mevcut çatışmaları istismar etmek gibi. İşte bu, ciddi hesap hatalarına kapı aralayabilecektir.


Devamı...

Kafkasya Meselesi-1

Cüneyt ÜLSEVER
Hürriyet Gazetesi

Kafkaslar’da böyle bir patlama olması uzun süredir bekleniyordu ama belki de kimse Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili’nin Güney Osetya’ya saldırmasını beklemiyordu. Bu saldırının Gürcü liderin bağımsız bir kararı olup olmadığı daha uzun süre tartışılacaktır.



Uluslararası meselelerde makaleler yazmayı sevdiğimi bilen bazı okurlar bir süredir beni Rusya’nın Gürcistan’a saldırısı üzerine yazı yazmaya davet ediyorlardı. Bense, her yeni meselede olduğu gibi, önce kendi fikirlerimin belirli bir düzleme erişmesini bekliyordum.

Bazı okumalar yaptıktan ve Başbakan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile Kafkas Masası Müsteşar Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün gazetecilere verdikleri brifingi dinledikten sonra konu hakkında 2 günlük bir yazı yazmaya karar verdim. Bu yazılarda muhakkak ki bu iki uzmanın görüşlerinden yararlandım ancak ifade edilen görüşler şahsımın sorumluğundadır.

* * *

Kafkaslar’da böyle bir patlama olması uzun süredir bekleniyordu ama belki de kimse Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili’nin Güney Osetya’ya saldırmasını beklemiyordu. Bu saldırının Gürcü liderin bağımsız bir kararı olup olmadığı daha uzun süre tartışılacaktır. Ancak, görünen odur ki Saakaşvili avantajlı durumda olduğuna bir şekilde karar vermişti.

İşte bu saldırı Rusya’nın beklediği fırsat oldu. Zira, Rusya artık dünya sahnesine yeniden ABD ile eşit ve başat ülke olarak çıkma zamanının geldiğini düşünüyordu.

Koskoca Rusya 1. Putin dönemini Batı’ya muhtaç bir ülke görünümünde tamamlamıştı. Fakirdi ve borç batağı içindeydi. Batı, Rusya’nın kapitalist rejimi benimsemesi kaydı ile Rusya’ya bu dönemde yardımcı oldu. Ancak, aksine söz verdiği halde, ABD ve AB Rusya’nın eski etki alanlarına teker teker bulaşmaya başladılar ve Rusya kendisini NATO tarafından tamamen sarılmış hissetmeye başladı. Ancak, 2. Putin döneminde Rusya kendisini toparladı, fukaralığı büyük ölçüde aştı, borçlarını kapadı. Petroldeki aşırı fiyat artışları maddi açıdan çok işine yaradı.

Kosova’nın bağımsızlığının tanınması bardağı taşıran son girişim oldu. Münih Konuşması’nda Putin artık tahammül sınırlarının sonuna gelindiğini açıkça ilan etti.

Davutoğlu’nun deyişi ile Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırması "donmuş krizlerin buzdolabından çıkmasına neden oldu".

Rusya Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyesi olmasına, bu durumda Karadeniz bir NATO denizi olacağı için, izin vermeyeceğini çok açık ifade etmişti. Şimdi gözü kara bir şekilde Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını kabul ederek Batı’ya "Gel sıkı ise sıkıştırılmış Gürcistan’ı NATO üyesi yap!" diyor. Rusya için Abhazya Güney Osetya’dan çok daha stratejik, zira Karadeniz’e açılabileceği önemli limanlar burada. Nitekim Saakaşvili de "Rus saldırısını Gürcistan’a değil, Abhazya’ya bekliyordum" dedi.



* * *

Her şeyin her an olabileceği çok gergin bir ortamda Türkiye hem müttefiki ABD ile, hem de enerji ve ticaret açısından çıkarları olan Rusya ile dengeli bir siyaset götürmek zorunda.

Türkiye Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne de her şeye rağmen sahip çıkma durumunda.

Türkiye için 2 hedef olmalı:

1) Kafkas meselesi Kafkasya içinde çözülmeli. ABD ve AB işin içine fazla girmemeli.

2) Bağımsızlık talepleri veya diğer eski SSCB ülkelerine olası Rus saldırıları durdurulmalı.

Türkiye açısından Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ile ortak bir Güney Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu kurmak, ne kadar hayali gözükse de, diyaloğu açık tutmak, dış müdahaleleri minimize etmek için çok önemli.

Güney Kafkasya Platformu’ndan Ermenistan dışlanamaz. Aksi halde Ermenistan’ın da toprak bütünlüğü tehlike altına girebilir. Ermenistan’ın da Rusya’nın doğrudan etki alanında kalmaması, bu kargaşada Karabağ’ın bağımsızlığının tanınma durumuna engel olmak için Türkiye’nin Ermenistan’a el vermesi gerekmektedir.

Bu açıdan bakınca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün milli maç için Ermenistan’a gitmesi büyük önem kazanmaktadır.

(Yarın devam edeceğim.) 


Devamı...

Dünya artık yeni bir savaşı kaldıramaz

Hasan KÖNİ
Prof. Dr. Bahçeşehir Üniversitesi Öğr. Üy.
Açık Görüş

Yeni bir ‘soğuk savaş’tan değil ‘soğuk barış’tan bahsetmek daha yerinde. Çünkü Batılı silah tekellerinin tercihi budur. ‘Zavallı petrol üreticisi Arap ülkelerinin paraları şimdi de bu yüzden silah tekellerine gidecektir.


1980’lerin ortalarından itibaren uluslararası ortamın insancıllaştırılması ve demokratikleştirilmesi çabalarına girildiği dikkati çekmekte. Büyük güçlerin bu çabalarının ahlaki ve siyasal açıdan istenen sonuçları olabilirdi. Ancak şimdiye kadar izlediğimiz büyük devlet eylemlerinin taşıdıkları mantık ve kullandıkları yöntemler nedeniyle insancıl olmaktan çok tehlikeli oldukları görüldü. Kötü ve iyi imparatorluklar olarak adlandırılan bu devletler çağımızda barbarlıkların üreticisi oldular.

Kendi çıkarlarına uygun olması için azınlıkları koruma politikaları ve demokrasi yayma çabaları etnik çatışmaları azdırdı ve çok uluslu ve çok bölgeli devletlerin bölünmesine yol açtı. Bu eğilim günümüzde hala devam etmektedir. 1988’den beri devlet sayısında yüzde 20 artmış ve otuz üç yeni devlet Birleşmiş Milletlere üye olmuştur. Yeni ortaya çıkan devletlerden bazıları ve etnik yapılanma içinde olan devletlerden çoğu ‘başarısız devletler’ safında yer almaktadır.

Rusya ile sıcak ilişkiler

Başarısızlığın nedeni merkezi yönetimin gücünü kaybetmesi, Irak’ta olduğu gibi bölgesel yönetimlerin ortaya çıkması ve sürekli bir etnik çatışma içinde bulunmalarıdır. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Rusya Federasyonu merkezden kopma eğilimleri nedeniyle bu ‘başarısız devletler’ grubuna girecek gibi gözüküyordu. Rusya Federasyonu en güç durumunda Ermeni-Azeri savaşına yoğun destek vererek, daha sonra Türk yanlısı Elçibey’i iktidardan düşürerek çok temkinli Türk politikasının zaaflarından faydalanarak arka bahçesi olan Kafkaslarda olduğunu göstermişti. O dönemde ‘tarihin sonunun’ geldiğini düşünen müttefikimiz ABD o sıralarda Başkan Clinton’un başdanışmanı Strobe Talbott’un yönetiminde ‘önce Rusya’ adlı bir politika izliyordu.

Türkiye, Bakü-Ceyhan boru hattı konusunda Batılı müttefiklerinin desteklerini bir müddet bekledikten sonra Rus enerji kaynaklarına yönelmek zorunda kaldı. Rus boru hatları Türkiye sathına yayılıp, Rus turistler sıcak sularımıza gelip, Türk yatırımcıları Rusya içine yatırım yapmaya başladıktan sonra Bakü-Ceyhan hattı tamamlandı. Batılılar, Putin’in Çeçenistan’ı bastırmasına ses çıkarmadılar.


Amerika -Rusya ilişkileri iyi görülüyordu. Türk dış politikası bu görünümler üzerinden gelişti. Ermenistan’la diplomatik ilişki kurulmadı ama Türk mallarının Ermenistan’a sızmasına ve Ermeni işçilerin Türkiye’de çalışmasına göz yumuldu. Azerbaycan ve Gürcistan’la ilişkiler sıcak tutuldu. Türkiye’nin bu politikalarından hem Rusya hem Amerika çok memnundu. Ayrıca Rusya ve Ermenistan’ı Batı kapitalist sisteme bağlaması düşünülen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü kendimiz keşfetmişçesine kurdurmuştuk.

2001’de Batı yeni düşmanını belirlemişti: Siyasal İslam. 1 Mart tezkeresine rağmen ABD’ye Irak için her türlü destek verildi. ABD’nin Kuzey Irak Kürtleriyle yakınlığı karşısında çok gürültü edilmedi. Müslümanlara karşı kıyımları sorgulanmadı. Afganistan’a asker gönderildi. İlk başlarda şikáyet edilmesine rağmen Türkiye’nin Suriye ve İran’la olan barışçı diyalogu 2007’den itibaren Amerika ve İsrail’in işine yaramaya başladı; her ne kadar kendi kamuoyları önünde bu gelişmeleri olumlu görmeseler de.

Atlantik Birliği NATO’ya karşı

Kıbrıs’ta olumlu davranan taraf Türkiye oldu. AB’ye gerekli gereksiz eleştirilerini hazmettik. Kosova’nın bağımsızlığını acilen tanıdık. Balkanlarda Batılıların yanında dövüştük. Hala yaranamadık mı? Ancak, Amerikan neo-con yönetiminin bir zamanlar Saddam Hüseyin’i Kuveyt’e saldırttığı gibi Gürcistan’ı kendi içindeki, Rusya’nın hassasiyetle gözlediği ve fırsat kolladığı Osset ve Abhazlar üzerine yönlendirmeyi zamanında anlamadık. NATO’nun lüzumsuz genişlemesini Amerika’nın bu ülkelere silah satma merakına, Fransa ve Almanya’nın eski yöneticilerini bağımsız politika izlemeleri karşısında NATO’nun Avrupa Birliği gibi genişleyerek Avrupa’yı denetim altına alma ve Atlantik Birliğini sıkı tutma hassasiyetine bağladık. Sonra NATO bir daha genişlemek istedi Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya önleyici füzeler yerleştirilecek, Ukrayna ve Gürcistan NATO’ya alınacaktı. Bu iki ülkenin NATO’ya alınmasına Almanya ve Fransa karşı çıktı. Özlemci Rusya genişleme ve füze kalkanından rahatsız olduğunu açıkladı. Biz İran Devlet Başkanı Ahmedinnejat’ın nükleer enerji programı ile uğraşırken Gürcistan krizi patlak verdi. Kafkaslar için yeni yapılan barış teklifimizi dostumuz ABD tarafından desteklenmedi. Lozan’da azınlıklarla ilgili oldukça esnek maddelerini alt üst eden dostumuza Montrö Sözleşmesi gereğince mümkün olduğu kadar esnek davranarak boğazları açtık. Biraz fazla açtık ki Rusya, daha önce izin alınarak geçen NATO gemilerinden ve bayrak göstermek amacıyla insancıl yardımları askeri gemilerle taşıyan Amerikan’an rahatsız olarak Türkiye’ye yirmi bir günlük Karadeniz’de kalış süresini hatırlatmak zorunda kaldı.

Türkiye’nin işi gerçekten zor

ABD’nin tek taraflı, militarist ve yalnızca kendi çıkarlarını düşünen politikalarından bütün müttefikleri olumsuz olarak etkilenmektedir. Amerika’nın Gürcistan başarısızlığından sonra NATO’yu toplayarak Rusya’ya karşı bir takım yaptırımlar uygulamak isteğine, çıkarlarına ters olmasına rağmen NATO ülkeleri ve Türkiye uymak zorunda kalacaktır. Bu yaptırımların Rusya ile olan ilişkileri kökten sarsacak bir biçimde olacağını tahmin etmiyoruz. Amerika ve Rusya kendi seyircilerine seslenecek hareketler içindedirler. Herhalde süper güçler olayın farkındadırlar. Denge politikaları gütmek zorunda olan Türkiye’nin, ziyaret için gelen Gürcistan Dışişleri Bakanı’na itidal, ateşkesi kabul ve pazarlıklar yoluyla sorunlarını çözmesinden başka tavsiyesi herhalde olmayacaktır. Türkiye, Gürcistan’a insancıl yardımlara devam edecektir. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da hassas bir durumda olan Türkiye’yi sıkıştırmak ve 1945’lerde olduğu gibi Batı’nın kucağına atmak istemeyecektir. Rusya, Amerikan seçimlerinin sonlanmasına kadar bir oyalama siyaseti içinde olmayı yeğleyebilir.

Zaten, yeni başkan kim olursa olsun Amerika’nın daha dengeli bir siyaset izleyeceği söylenebilir. Aksi takdirde bir Asyalı diplomatın belirttiği gibi yedi yüz milyonluk Batılıya karşı dört milyarlık bir kitle gelişmelerden memnun değildir. Fazladan Batılı ülkelerin çoğu isteksiz olarak bu olayların içine çekilmektedirler. Fazladan Rusya gene isteksiz olan Şanghay örgütünün desteğini alarak büyük savaşlar öncesinde gelişen bloklaşmaları andıran girişimler içindedir.

Görünüm çıkarlar nedeniyle savaşılan I. Dünya savaşı öncesine benzemektedir. Dünya yeni bir sıcak savaşı artık kaldıramayacaktır. Devletler artık küreselleşme uğruna daha küçülemezler. Soğuk barış ise Batılı silah tekellerinin tercih ettiği barıştır. Soğuk barışta zavallı petrol üreticisi Arap ülkelerinin paraları bu sefer silah tekellerine gidecektir.

Son sözümüz; bize toprak bütünlüğümüz ve Irak’ta çözüm için söz veren müttefikimiz ABD’ye. Dostları ondan, kendi istek ve çıkarları için destek almak istediğinde bunu at pazarlığı olarak görmemek gerek; artık biz Türkler de ticarette nasıl kazık atılacağını öğrendik. Bizim de iyi yaşam hakkımız var.



Devamı...

Strateji

Mahir KAYNAK
Star Gazete

Şüphesiz her ülkenin ekonomik stratejisi kendi şartlarına göre belirlenir. Ancak izlediğimiz strateji şartlarımızla uyumlu değildir. Türkiye dış borçlanma ile yabancı sermaye girişini eş anlamlı olarak kullanmaktadır. Oysa bunlar birbirinden tamamen farklı sonuçlar yaratır.



Taktik başarılar, eğer strateji yanlışsa, hedefe ulaşmakta yetersiz kalır. Türkiye’nin ekonomik politikası taktik başarılar elde etme üzerine inşa edilmiştir ama stratejinin doğru olduğu söylenemez. Karşılaştığımız diğer sorun terördür ama bu alanda da teröristleri etkisiz hale getirmek gibi taktik başarılarla avunurken stratejimizi tartışmıyoruz.

Türkiye faiz hadlerini yüksek, kurları düşük tutarken ABD tam ters bir strateji izlemiş faiz hadlerini önemli ölçüde aşağı çekmiş ve parasının değerini neredeyse yarıya düşürmüştür. Buna karşılık bir çok kişinin beklediği ekonomik daralmanın gerçekleşmesi bir yana ekonomide, az da olsa, bir büyüme yaşanmıştır. Buna karşılık AB faiz hadlerini yükseltmiş, değerlenen parası ile birlikte ABD ile ters bir konuma düşmüştür. Ancak AB’de üretim düşmektedir.

Şüphesiz her ülkenin ekonomik stratejisi kendi şartlarına göre belirlenir. Ancak izlediğimiz strateji şartlarımızla uyumlu değildir. Türkiye dış borçlanma ile yabancı sermaye girişini eş anlamlı olarak kullanmaktadır. Oysa bunlar birbirinden tamamen farklı sonuçlar yaratır. Dış borçlanma tüketimin finansmanında kullanılırken yatırıma giden kısmı son derece sınırlıdır.

Faiz hadlerini yüksek tutmamızın nedeni yabancı sermaye girişini teşvik etmektir. Faiz hadleri düşerse sermaye girişinin azalacağından ve bunun ithalatı sınırlayarak üretimi düşürmesinden ve enflasyonun hızla yükselmesinden korkulmaktadır. Bu politika sınırlı bir zaman diliminde kullanılabilir ama yabancı para ihtiyacını azaltacak tedbirler alınarak kırılgan yapı sonlandırılabilir. Yıllar önce uygulanması gereken stratejiyi şöyle ifade etmiştim: İçe kapalı bir ekonomik yapı gerekmez ama oluşacak ekonomik fırtınaları kabukta karşılayan, çekirdek ekonomiyi etkilemeyen bir strateji izlenmelidir. Yani dünya ölçeğinde bir kriz olursa halk zaruri ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmamalı, üretimde girdi sıkıntısı yaşanmamalı ama zaruri ihtiyaçları aşan mallarda yokluk göze alınmalıdır. Bu durum ekonomiyi tanzim etmekle sağlanacağı gibi karşılıklı bağımlılık sağlanarak ülkeler arasında da gerçekleştirilebilir.

Şu günlerde özellikle petrol ve doğal gazın politik araç olarak kullanılmakta, Avrupa’nın da bu şantaj karşısında boyun eğmek zorunda kalacağı anlaşılmaktadır.Ülkemizin hem daralan Avrupa piyasaları yüzünden hem de Rusya ile ticaretinde gözlenen sorunlar nedeniyle oluşan ekonomik fırtınayı kabukta değil çekirdek ekonominin tam ortasında hissetmesi söz konusudur.

Ekonomik sınırlar siyasi sınırlarla özdeş değildir. Ülkelerin, AB gibi resmi, ABD ile bazı ülkelerin yaptığı gibi fiili birliktelikler kurması gerekir. Türkiye, ekonomik ilişkilerini sadece ticaret olarak görmemeli, siyasi gelişmelerden de etkilenmeyecek ve birbirlerini tamamlayacak biçimde şekillendirmelidir. Ancak strateji belirlemek geçmişe ve günümüze bakarak gerçekleştirilemez. Artık elimizdeki mikroskobu bir yana bırakıp bir teleskop almanın zamanı geldi.


Devamı...

Rusya-AB İlişkilerine Bakış

Sinan ÖZDEMİR
Dünya Bülteni

AB'nin Rusya'ya karşı alacağı bir ekonomik yaptırım sadece Rusya'yı değil AB devletlerinin bir kısmını da doğrudan etkileyecektir.Enerjide Rusya'ya bağımlı olan AB, taşları oynarken bu konuyu görmezden gelmesi de düşünülümez.


AB dönem başkanı Fransa'nın isteği üzerine 1 Eylül 2008 tarihinde AB Devlet ve Hükümet Başkanları Rusya konusunu görüşmek üzere toplanacaklar. Bu toplantıdan Rusya'ya yönelik yaptırım kararı çıkacağını düşünenler az değil. Ancak her hangi bir ekonomik yaptırım sadece Rusya'yı değil AB devletlerinin bir kısmını da doğrudan etkileyecektir. Bunu daha iyi anlamak için karşılıklı yapılan ticaretin sadece doğalgaz kısmına bakmak yeterlidir.

Rusya'nın genelde Avrupa özelde AB ile olan ilişkileri çok eskilere dayanır. Modern Avrupa tarihi içinde I. Petro veya II. Katerina'dan başlatabiliriz. Rusya Çarlık döneminde Avrupa'da dengeyi sağlayan devletlerin (Balance of Power) arasında idi. Bu konumunu 1917 Ekim devrimiyle yitirdi ve 1947'den sonra soğuk savaş döneminde ABD'nin ve Avrupa'nın karşısında yer aldı. Batı Avrupa devletleri ile olan ilişkileri gergin bir düzlemde gelişti. SSCB yıkılıp yerine bu günkü « liberal ve demokratik » Rusya kurulunca AB çevresini merkeze bağlamak için onlarca anlaşma yaptı.

Anlaşma yaptığı ülklerin içinde Rusya'da var. 1994'te Rusya ile bir işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın iki boyutu var. Birincisi ekonomik ikincisi siyasî. Siyasî olan insan hakları ve demokrasi başlıklarını da kapsıyor. Bu başlıkların yer alması Rusya tarafından her zaman eleştirilmiştir. Putin eşit konumda masaya oturmalarının gerekli olduğunu Avrupalı meslektaşlarına onlarca kes söyledi.

İşbirliği anlaşmasının en önemli ayağını enerji oluşturuyor. Rusya AB'nin 3. Ekonomik ortağı iken AB Rusya'da birinci sırada yer alıyor. 1994'te imzalanan anlaşma uzun vadede Rusya ile AB arasında bir serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasını öngörüyordu. Bunun için Rusya'nın Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olması gerekiyor. Rusya'nın üyeliğine karşı çıkan tek devlet Gürcistan.

AB içinde Rusya'ya karşı muhalefetin başını eski SSCB'ye bağlı devletler çekiyor. Polonya savunma füzelerinin kendi topraklarını üzerine konuşlandırılmasını kabul ederek Rusya ile yaşadığı anlaşmazlık biraz daha derinleşti. 2007 yılında AB-Rusya arasında 1994'te imzalanan anlaşmanın gözden geçirilmesini isteyen bir takım AB devletlerinin teklifini veto eden ülke Polonya idi. Sebebiyse Rusya'nın Polonya'dan gelen etlere ambargo uygulaması.

Enerji ekseninde oluşturulan diyalog hızla monologa dönüştü çünki her iki tarafta herşeyden önce kendi beklentilerinin karşılanmasını istiyordu. Rusya enerji sektörünü modernize edip AB pazarına girmeyi hedeflerken AB ise Rus doğalgazının kesintisiz sağlanmasını bekliyor.

Rusya'nın içinde üç grup bulunuyor :

1- Liberaller, AB ile olan ilişkileri destekliyor ve geliştirilmesinin gerekli olduğunu savunuyor.
2- Koyu milliyetçiler AB'ye karşı çıkıyor
3- Pragmatik milliyetçiler ki Devlet Başkanı Medvedev ve Başbakan Putin bu gruba mensuptur. Onlara göre Rusya kendi değerleri içinde Avrupalı ve bu şekilde kabul edilmeli.
Rusya'nın kendisini hala merkezi bir güç olarak görmesi ve attığı her bir adımı da bu düşüncü içinde atması AB ülkeleri nezdinde ilişkileri zora sokuyor. AB'nin Rusya ile pazarlık yaparaken tek bir ağızdan konuşamaması ve her AB üyesi ülkenin ikili antlaşmalarla enerji meselesini halletmeye çalışması Rusya açısından kazanca dönüşüyor.

Aslında her iki tarafta bu ilişkiden kazançlı. Rusya doğalgazına pazar bularak, AB devletleride ihtiyaç duydukları doğalgazı Rusya'dan temin ederek bir win-win durumu oluşturuyorlar.

Enerji meselesi AB'yi Rusya'ya bağlıyor. AB'nin Rusya ile olan dışpolitikasının da birinci konusu bu. Enerjinin dışında teröre karşı savaş, uyuştrucu ile mücadele, araştırma, kültür, sağlık, eğitim alanlarında işbirliği ve iç ve dış güvenlik meseleleri yer alıyor.

Rusya aslında doksanlı yılların ikinci yarısından bu güne Avrupa'ya çok çeşitli alanlarda işbirliği teklif etti ; ancak bunların önemli bir kısmı kabul görmedi. Rusya'nın insan hakları ihlalleri bir takım ülkeleri Rusya'ya karşı temkinli olmaya zorluyor. Rusya ise hiç bir zaman Batı Avrupa'ya karşı enerjiyi bir silah olarak kullanma düşüncesi içinde olmadı.

AB'nin Rusya'ya karşı almayı düşündüğü ekonomik yaptırımların AB ülklerine de bir maliyeti olacaktır. Bazı ülkelerin yaptırım sözünden rahatsız oldukları bilinmekte. 1 Eylül'de yapılacak AB zirvesi'nden çıkcak olan karar bu anlamda çok önemli. Avrupa'nın ihtiyacı olan doğalgazın %25'inin Rusya tarafından sağlanması bir orta yol bulunması noktasında tarafları zorlayacaktır.


Devamı...